29 Temmuz 2015 Çarşamba

Bir Kıs Günü Kütüphanede Kitap Okurken Aklımdan Geçenler ...

   

 Ben bir kartanesiyim, gökyüzündeyim, rüzgar beni savuruyor şeklimin eşi ve benzeri yok. Ben bir taneyim, ya bir çatıya ya bir ağaca ya da bir kaldırıma çarpıp dağılacağım ya da donup buz olacağım. En sonunda da eriyip su olacağım, belkide savrulurken gelip yüzüne saçına eline konacağım ve sıcaklığında eriyip sana karışacağım.



Rıdvan, 29/7

28 Temmuz 2015 Salı

Plak'ımın İgnesi

....
1- Barış Akarsu - Gözlerin

2- Erkin Koray - Öyle Bir Geçer Zaman ki


3- Edip Akbayram - Hasretinle Yandı Gönlüm


4- Barış Akarsu - Islak Islak


5- Tanju Okan - En İyi Dostum


6- MFÖ - Benim Hala Umudum Var 


7-  Tanju Okan - Öyle Sarhoş Olsam ki


8- Barış Manço - Unutamadım


9- MFÖ - Benim Hala Umudum Var


Alp, 29/7





Schindler's List

Bu gece saat sabaha karşı 3 civarları. Ulan üzerimde nasıl bir efkar var inanamadım. Kendimi bir an şu soruyu sorarken buldum "A**** k**** gecenin 3ünde neyin efkarı bu, nereden çıktı?" Neyse derin düşüncelerimi bir kaç şarkıyla dertleştirmek istedim. İşte parmaklarım o kare prizmada şu şarkılara gitti.

Orhun, 28/7

1- Phil Collins - In The Air Tonight

 

2- Whitesnake - Is This Love


3- Wham! - Careless Whisper

 

4- Phil Collins - Another Day In Paradise


5- Marc Anthony - Don't Let Me Leave


6- Whitney Houston - I Have Nothing


7- Depeche Mode - Freelove


8- Lionel Richie - Lady


8- Maroon 5 - Lost Stars


9- Spandau Ballet - True


10- Simply Red - Remembering The First Time


11- Sting - Shape Of My Heart


12- Robbie Williams - Feel


13- Depeche Mode - A Question Of Lust


14- Guns N' Roses - This I Love


15- Black - Wonderful Life


16 - George Michael - Kissing A Fool







29 Haziran 2015 Pazartesi

Corona

Sene: 1925
Yerler: İstanbul, Türkiye - Meksika - San Sebastian, İspanya

 Bir gün yine bizim Ragıp Abinin yerinde, Avrupa’nın merkezinde Eminönün’de demleniyordum. Demleniyordum, çünkü dertliydim. Arkadaki plakta çalan "Tanju Okan - Tek Dostum"la dertlerime ortak oluyor yükümü hafifletmek için o da çaba sarfediyordu. Osmanlı’nın kötü gidişatı beni gerçekten çok üzüyordu. Hegemonyam altındaki İpek yolu ve baharat yolu, lanet coğrafi keşiflerden beri her geçen gün The Wall Street’te değer kaybediyordu. Sanmıyordum buradan gelecek paranın benim jetin yakıtına yeteceğini. 
 Hemen her zaman olduğu gibi zehir düşüncelere dalacaktım ki, ayyaş Belçikalının biri güzelim masanın üstüne düştü. Ne kadar meze, ne kadar rakı varsa anasını avradını s*****ten sonra s***** olup Ragıp abinin mekanından çıktı. Moralim daha da bozulmuştu, her şey yine boka sarıyor gibiydi. Düzelecekti biliyordum çünkü içimde bir anda şu sorunun cevabını aramaya başlamıştım “Peh bu kansız p******k ne içmişti de benim masaya bodoslama girdi?” Cevap basitti aslında “Bira”. İşte tam o anda anladım. Alkol işine girecektim ama kültürel takılmayacaktım, bunlara rakı verirsek Belçika’nın o güzelim sokaklarında suç oranı delikanlılıkla birlikte doğru orantılı bir şekilde arttırabilirlerdi.
 iPhone’umdan o güzel bira için gerekli elementlerin madenini buldum. Jeti hazırlaması için Selahattin'e emri verdim. Rotamız Meksikaydı.
 Kafamdaki bira şu şekildeydi. Öyle bir bira üretecektim ki insanlar bunu hem kafa olmak hem de güzel fast foodlarının, pizzarının yanına sipariş edebilecekleri hafif bir lezzet olacaktı. Lanet Belçika pazarındaki gibi vodka oranı içeren bir bira olmayacaktı.
 Zaman geçmeden bir kimyager ve gıda mühendis ile anlaştım. Bu arkadaşlar üretecek bende tasarım ve pazar işlerine bakacaktım.
 Elemanlar "La cervaza mas fina" üretimindeyken ben San Sebastian’da güneşleniyordum yani iş icabı. Elimde biramı hissetmeye çalışıyordum. Bir anda San Sebastian’ın güzelim kumsalını biramla bağdaştırdım. Sarı sarı. O güzel San Sebastian kumsalının dalga ve gökyüzüyle buluştuğu gibi biramda ambalajıyla buluşacaktı. Renkler tabi ki hazırdı. Beyaz, mavi ve biranın sarısı. 
 Krallar gibi bir bira olacağından tacı ortaya koydum, sağ ve solada kimyager ve gıda mühendisini sembolize eden mitolojik canlılarıda yerleştirdim ve adına “CORONA” dedim. İşte o yıl bu yıldır Belçika biralarına koyuyoruz. 

Orhun, 1925-30/6




28 Haziran 2015 Pazar

Tutsak Wimbledon (Wimbledon Nasıl İzlenir?)



 Öncelikle herkese tekrardan merhabalar. Wimbledon'a saatler kala bu güzel gecede, bir iki canımı sıkan durumu size aktarmak istiyorum. Öyle bir tv, öyle bir ticaret kafamız var ki aynı Bayern Münih gibi. Rakibini sahada yenmenin haricinde öyle bir transfer politikası takın ki rakibindeki en değerli oyuncuyu satın al -sana yaramayacak bile olsa- ki kale içten çöksün, bir iki sezon toparlayamasın. Hemen bu politikayı günümüzdeki tv sektörüyle bağdaştırıyorum. Malum “yayıncı kuruluş” Türkiye’de ne kadar spor ne kadar önemli organizasyon varsa kendi kanallarına topluyor ve toplumun belli bir kısmını bunlardan mahrum bırakıyor. Hadi futbol’u geçtim. Gerçekten Türkiye için can damar sporlardan bir tanesi ve bağımlısı çok fazla. Lakin arkadaş Basketbol 1. Ligi, Formula 1 ve Wimbledon’ı neden alırsın ya.. İşte bu yüzden. Sen futbol harici birinde keyif geçirme yoksa futbol haricindekiler senin değerlin olur ve neme lazım sana yeter. Yetmesin. Hepsine sahip olmalı ki doğrudan veya dolaylı yoldan kendisine abone olasın. Belli başlı sözleşmelerle sana bir kere imzayı attırsın, yandın. Yakayı kurtarmak ne mümkün... Buna fırsat vermemek için belli başlı yollardan en azından Wimbledon için yolu sizlere paylaşıyorum.

1- Öncelikle Google Chrome için VPN eklentimizi indirip tarayıcımıza kuruyoruz. Tavsiye olarak dotVPN’i öneririm. (link: https://chrome.google.com/webstore/detail/dotvpn-%E2%80%94-better-than-vpn/kpiecbcckbofpmkkkdibbllpinceiihk )

2- Sağ üstteki Chrome’a ekle seçeneğini tıkladıktan sonra kurulumu e-mailimizi yazarak ve şifre belirleyerek gerçekleştiriyoruz.

3- dotVPN seçeneklerinden en alttaki konumumuzu United Kingdom olarak seçiyoruz.

4- Son olarak BBC’nin sitesinden kanalları canlı olarak izliyoruz.
(BBC1 :http://www.bbc.co.uk/iplayer/live/bbcone )
(BBC2 : http://www.bbc.co.uk/iplayer/live/bbctwo )
(BBC Sport: http://www.bbc.co.uk/sport/)

Not: Wimbledon İngiltere’de BBC’den canlı olarak yayınlanacaktır. 

Not2: Şahsen ben böyle izlemeyi düşünüyorum. Herhangi olası bir sıkıntı durumda güncelleme yapacağım.

Not3: Görüntü kalitesi sizin internet bağlantınızla doğrudan orantılıdır. İnternetten bilgisayarınıza gelen hızda değişim olduğunda video player otomatik olarak kaliteyi düşürüp arttırabilir. Tarayıcınızda sadece BBCde tenisi izlediğiniz sekmenizin açık olması da kaliteyi yukarı çeker. Facebook'u twitter'ı kapatın tenise odaklanın :)

Keyifli Seyirler..


Orhun, 28/6

21 Haziran 2015 Pazar

Titanik (RMS Titanic)

Sene : 1912
Yer : Atlantik Okyanusu

 Bir ilkbaharın o güzel çiçek kokularıyla etrafımızı sardığı günde New Yorktaki plazama jetimle uçmak için bavulumu hazırlıyordum. Havaalanına doğru Rolls Royce'um hızlıcana akarkene birden iphone'um çaldı. Arayan sağdık yardımcım Selahattin idi. Selahattin telefonda " Orhun bey jetinizin motor kısmında oluşan bir arızadan dolayı uçuşunuz iptal oldu ve yedek parça için uzun bir süre beklemek gerekli." dedi. Bende "Tamam koçum bi b*ku beceremezsiniz bensiz." diyip telefonumu kapattım. Canım içten içe o İngiltere'nin kasvetli havasını daha fazla solumak istemiyordu. Bir an önce New York'a kaymak istiyordum. Sonra telefonuma gelen bi mailde 10 Nisan'da Southampton'dan New York'a giden bir ciks geminin bildirisini aldım. İçimden "Oohh temiz.Şimdi Müfitciğim’i da ararım mis gibin okyanus havası alırız hemde NY'a kaçarım." diye geçirdim. Belli başlı bir kaç telefon görüşmesinden sonra Müfit ile birlikte Ragıp abiyide bizimle gelmeye ikna ettim ve hemen biletleri ayırttım. Aradan geçen bir kaç günden sonra bavullar yüklenip gemiyi kalktı ve "Yeni Dünya"ya doğru yol almaya başladık. Gemi zehir gibi gidiyor yolculuk her gün daha güzel bir hal alıyor günler birbirini kovalıyordu. Taaa ki 5. güne kadar! Yolculuğun 5. günün akşamında her zaman olduğu birinci sınıf güverteye kurmuşuz masamızı  Ragıp abinin mezeleriyle -bu sefer manzara sıkıntımız yok mis gibi havada okyanusa karşı - demleniyoruz. Keyifler yerinde orkestradaki elemanların her birine 5'er kağıt sıkıştırmışız Müslüm Baba'dan "Kaç Kadeh Kırıldı" çaldırıyoruz. Her şey gayet iyi ortam mükemmel derken gemi de olağan insan sesinde biraz artış olduğunu farkettik derken güvertede bir genç belirdi ve " Ananı s****** batıyoruz" diyip okyanusa atladı. Bizde birbirimize dönüp "Hass****r'i çektikten sonra Müfit bana dönüp "Biletini alacağın gemiyi s******" dedi. Gemide ki karışıklık git gide büyüyor insanlar arası panik oranı artıyordu. Her geçen saniyenin aleyhimize işlediğinin farkındaydım ve bir hışımla iphone'uma ulaştım ve swarmda çek-in imi yaptıktan sonra sadık yardımcım Selahattini arayıp çek-in yaptığım yere denizaltımı yollamasını söyledim. Rus yapımı denizaltım 2 saat içerisinde Amerikadan Titanic'in bulunduğu koordinatlara ulaşmasını bekliyordum. Beklediğim gibi de oldu. Aradan iki saat geçti - ama ne iki saat gemi ayaklarımın altından gidiyordu- telefonum titredi arayan özel şöförum Yakuptu. Yakup telefon da " Beyim dediğiniz koordinatlardayım" dedi. Bende buna karşılık "Nerede kaldın P******k , ölüyoz burada" dedim.Ve denizaltını denizin üstüne çıkarması komutunu verdim. Şöförüm dediğimi yerine getirdi ve olayı gerçekleştirdi. Geminin kıç tarafında beliren denizaltımı görünce " Hayt canım benim, demirini yieerim" dedim. Okyanusa ben ve peşi sıra Ragıp abi ile Müfit atladı. Hemen malzemeye girişiverdik. Malzemeye girer girmez gemi çat dedi orta yerinden ikiye ayrıldı. Burun kısmına nazaran kıç kısım daha yavaş batıyordu. Sona yaklaşmıştık "Titanic - Liverpool " yazısının kayboluşunuda izledikten sonra torpidoya yöneldim ve içinden tansiyon ilacımı aldım. Bizim çocuklara dönüp dedim ki "Kalpten gidiyorduk iyi mi?"

- Orhun, 1912
"Deniz altımdan çektiğim bir kare"

20 Haziran 2015 Cumartesi

Pisa Katedrali (Duomo di Pisa)

Sene : 1063 - 1090
Yer: Pisa, İtalya

Bir yaz güneşinin içimizi ısıttığı günlerden birini yaşıyordum. Pisa'da mucizeler meydanında kurmuşuz masamızı Müfit, Ragıp abi, Rıfkı ve ben deniz Orhun hep beraber viskimizi içip demleniyoruz. Ragıp abi de meşhur mezelerinden getirmiş masada yok yok sadece kuş sütü eksik idi. Masamızda kahkahalar hiç eksik olmuyor herkes birbirine latifeler attırıyordu. Tabi derdimiz tasamız yok bir önceki işimizden voleyi vurmuşuz keyifler yerinde. Sonra bir anda masaya sessizlik hakim oldu ve hepimiz birden düşüncelere daldık. Tam o sırada bir şey farkettim etraf boştu adeta in cin birbirine atlıyordu. Bu güzel arazide hiç bir şey yoktu. Bir hışımla dönüp bizim çocuklara dedim ki "La olm şimdi şurada bi mimari yapı olaydı da bakıp bakıp nemleneydik" . Müfitciğim beni onaylar bir şekilde "He vallahi hiç olmadı -Lan buna kaç ton çimento gitmiştir? - muhabbeti yapar geyiğimize geyik katardık." dedi. O anda bu Roma hükümetinden bi bok olmayacağını anlamıştım. Müfit'in cep telefonunu alıp bizim Biduino'yu aradım. Kendisi mimardır ve onu askerlik yıllarımdan Bodrumdan tanırım. Biduino ya " Birader şu an İtalyadayım. Mucizeler meydanı diyorlar ama bi s*k yok burada bişeyler dik buraya da bi nemlenelim." dedim. Biduino'da bana " Şu an işim var birader Katedrale bakın nemlenin" dedi. Şaşırmıştım meğer inşaatı yeni bitmiş Duomo di Pisa (Pisa Şehir Katedrali) bahçesinde demleniyormuşuz. Sonra kendime sordum " Kaç senedir demleniyoruz lan?"

Orhun, 1090



                


19 Haziran 2015 Cuma

Depeche Mode

Depeche Mode

 Türkiye’de çok fazla popüleritesi olmayan bu grubu ben bir nebze de olsa kendi çevreme bu blog arayıcılığıyla ben bıraktığı hisleri anlatma çabasına girişeceğim. 
 Öncelikle bana  “Birader sen nereden ilk keşfettin onları, nasıl onların dünyasına dahil oldun?” şeklince soracak olursanız şöyle anlatayım ufak hikayeyi. Biliyorsanız genel olarak Depeche Mode Enjoy the Silence ve Personal Jesus gibi şarkılarla kendini dünyaya tanıttı. İlk adımı “Just Can’t Get Enough” ile attığını da söyleyebiliriz. Bende ise durum birazcık farklı gelişti. Her nereden geldiyse iPod’umda bir “Freelove” buldum. Bu şarkı, bazen beni ağlatma derecesine getirebilmesine, bana o kadar dokunabilmesine rağmen Depeche Mode’u araştırma diğer şarkılarını bulma çabasına girmedim. Belki Freelove can get enough for me idi. Lise sonu, üniversiteye geçiş yazında babamın kasetlerindeki parçalar beni daha kendine çekmeye başladı ve güzel bir 80ler arşivi yapma kararı aldım. Tabi ki araştıracağım ilk grup Depeche Mode olacaktı. Sağ olsun torrent arkadaşımızdan kendilerinin tüm diskografisini indirdim ve dinlemeye başladım. Kulağımın aşina olduğu bir iki parça dışında çok sevemedim aslında başta. Ama garip birşeydir ki eğer şarkıları müzik çalarınıza atmışsanız ve şarkılarından herhangi biri, siz şarkıyı değiştirmeye müsait olmadığınız bir anda yarıya kadar çalmışsa işte durum o zaman sıkıntı. Öyle acayip bir kimyası varki depeche mode’un o nakarat kısmı beyninizi iki gün boyunca yiyebiliyor. Daha önce şarkıyı sevmemiş olsanız bile o günden itibaren günde 40 defa dinliyorsunuz. Şahsen bende Lilian, Suffer Well, In Chains bu etkiyi yaptı.
 Şarkıların bu fiziksel yapısının yanı sıra Martin Gore abimizin sahip olduğu lirik yazma yeteneği bu şarkıları inanılmaz bir boyuta çıkarıyor. Bazen sormuyor değilim, sen hangi kafada yazdın arkadaş bunu? Bu adamın alkolik olması bana hiç şaşırtıcı gelmedi şahsen bana. Özellikle “Never Let Me Down Again” i bir viski veya kokain’e yazdığını çok rahat cümlelerden anlayabilirsiniz. 
 Velhasıl Depeche Mode benim hayatımdan öyle bir yer edindi ki artık duygularım Dave Gahan’ın sesi, Martin Gore’un lirikleri olmadan yapamıyorlar.
 Bir kaç dip not düşmek gerekirse Depeche Mode, ilk olarak Martin Gore, Andy Fletcher ve Vince Clark tarafından “Composition of Sound” adıyla 1980 yılında kurulmuştur. Lakin Martin Gore’un haricinde liriklere daha anlam katacak onları daha mükemmel kılacak olan bariton ses Dave Gahan’ı bulmuşlar - çokta iyi yapmışlar. Ne yazık ki Vince Clark '82 de gruptan ayrıldı. 1983'te kendilerine 1993'e kadar eşlik edecek Alan Wilder dahil oldu. Hepsinin kendilerine ait yetenekleri olması rağmen Dave Gahan, Alan Wilder (Recoil) ve Martin Gore'un çıkardıkları solo albümler bekleneni verememişlerdir. Bu yüzden Depeche Mode bir bütündür, parçalanamaz. Ayrıca abilerin 13 tane stüdyo albümleri bulunmaktadır. Son olarak 2013’te Delta Machine’i piyasaya sürdüler.


-Orhun, 2015 

18 Haziran 2015 Perşembe

Çernobil Faciası (Chernobyl Disaster)

Sene: 1986
Yer: Pripyat, Kiev, USSR

Bir ilkbahar ferahlağının olduğu sabahta San Franciscodaki evimde gözümü açmıştım. Kalktığım gibi bir telefon geldi. Arayan kişi Dimitriydi. Dimitride zeki mi zeki, zehir gibi çocuktur. Üniversite eğitiminde İstanbul'da kendisine az ders çalıştırmadım sonunda benim yüzümü kara çıkarmadı bilim adamı oldu. Neyse konumuza dönelim. Dimitri telefonda " Orhun abi, Ruslar nükleer santralde bi deney yapacaklar seninde fikrini almak istiyorlar" dedi. Bende kendilerini hiç kırmayacağımı söyleyip yerel saat ile 19.00'da orada olacağımı belirttim. Akşam dediğim vakitte Pripyat'a vardım. Sağolsunlar beni güzel karşılar. Bir gün sonra deneyin yapılacağı reaktörün yanına gittim. Malzemeyi inceledikten sonra yanımdaki Rus görevliye " Koçum siz deneyi yapmayın bu iş sıkıntı" dedim. Lakin küstah Rus görevli bunu pek kale almayacak bir şekilde bana bunu yapacağız dedi. Benim neden öyle dediğimi merak etmiş olsalar gerek, benden bir rapor hazırlamamı istediler.  Tabi basit değil koskoca reaktör bunlar kafaya koymuş yapacaklar bunu. Hemen Rıfkıcığımı arayıp Amerika'daki Türk mühendisleriyle birlikte jetime atlayıp buraya gelmesini söyledim. Rıfkı ekibiyle birlikte 1 gün sonra yanıma geldiler. Ayhan, ekibi, ben, Dimitri bu deneyi etraflıca düşündük, tartıştık, güzel bir rapor hazırladık. Raporu sunmak için Rus mühendisleri toplantı odasına çağırdım. Konuşmam şöyle idi. " Bakın, olum siz bu deneyi yaparken reaktör kapanmasın diye acil soğutma sistemini devreye sokan güvenlik elemanını devreden çıkaracaksınız. Etmeyin eylemeyin." Sinirlenmiştim ve konuşmama şöyle devam ettim " Lan olum bu oyuncak ayının pili mi lan? Koskoca reaktör boru mu ? Bir sıkıntı olursa ne olacak bu memleketin hali? " diye yakardım. Ruslar hala beni pek kale almıyorlardı ve bende elimi masaya vurduğum gibi odadan çıktım. Ertesi gün Rıfkıyla San Francisco daki evime döndük. Tarih yaprakları 21 Nisanı gösteriyordu. 1 hafta olmadan arkadaşlar deneyi yaptılar ve tabiri caiz ise "ortalığın ***** koydular". Ondan sonra dünyada binlerce insan bundan sebep öldü. Bende çaresizlikten kendimi yedim bitirdim fakat içimi rahatlatan tek cümle vardı. "Ben dediydim aga" .


-Orhun,1986

Not: Türk Doktor Behram Kurşunoğlu'nu facia sonrasında Sovyetler Birliği, bilgisinden yararlanılmak üzere kendisini Moskovaya davet etmiştir.
(kaynak: 01.05.1986 Milliyet Gazetesi 5.sayfa )

Virgin Records


Sene: 1972
Yer: Istanbul , Türkiye - Londra , İngiltere

Bir kış günüydü. 1800'lerden beri ilk defa ciddi maddi sıkıntı çektiğim bi günde soluğu Eminönü'nde Ragıp abinin yerinde almıştım. Mezesiyle ünlü bu abim bana güzel bir masayı eski günlerin hatrına donatmıştı.Kafamda nasıl maddi durumu düzeltirik soruları dolanıyordu. Rakımı yuvarladıktan sonra yavaştan evime dönme kararı aldım. Fakat canım Porsche mi kullanmayı bırak, otobüse dahi binmek istemiyordu. Bende yüremekte karar kıldım ve İMÇ bloklarına doğru yöneldim. Saatler akşam 7yi 26 dakika 35 saniye geçerken (Saatim Rolextir. Dakiklikte bi numarayım) İmç bloklarındaydım. Dikkatimi bir şey çekti. Saat paydos saatini geçmiş olmasına rağmen plakçılar hınca hınç doluydu. Köpek gibi plak satılıyordu. Tam işte o an üstün fikir bulma kabiliyetimin ürünü tepkiyi içimden "Haayt canım benim buldum" diyerek verdim. Plak işine girecektim. Hemen cebimden iphone'umu çıkardım ve kadim dostum olan Richard'ı aradım. İsminden de anlayabileceğiniz üzere "Rich"ardın maddi durumu gayet iyiydi zamanında. Richard'a "Olum Richard döneme ayak uyduracağımız işi buldum. Plak-Kayıt şirketi kuracağız" dedim. O da bana "abi bende düşünüyordum lakin atılmaktan korkuyorum ama sen bu fikri bana yönelttiğine göre bişey biliyorsundur " dedi. “Tabi lan” diye gururumu sesime döktükten sonra hiç beklemeden çalışmaları başlatmasını söyledim. 1 ay içerisinde şirketin binası bulanacak ve işlemler başlayacaktı. Şirket binasının tasarım, ses kayıt üniteleri, ses sitemleri gibi işleri kendime alıp evrak geyiklerini ve şirketin ismini Richard'a bıraktım. Biliyorsunuz ki o zamanın Londrasında emlak olayları da zor iş. Tabi biz zoru severiz diyip eski dostum Ragıp abimi aradım. Ragıp abim Londranın emlak krallarındandır beni kırmadı hemen güzelinden binayı ayarladı ve tasarım işlerinde de bana yardımcı oldu... Neyse ki aradan 1 ay geçti. Bende şirketin açılışı için jetimle Londra'ya uçtum. Tam ben geldiğim sırada şirketin tabelası asılıyordu. Birde ne göreyim koskocaman "Virgin Records" yazıyordu tabelada. Bütün şaşkınlığımla sorumu Richard'a yönelttim "Lan olum Richard. Virgin Records nedir? Başka isim bulamadın mı ? " fakat aldığım cevap çok can alıcıydı " Vallahi abi ben Virgin seviyorum".

-Orhun, 1972


















"Açılıştan bir hafta sonrası"